Posted by: milamber on: Mayıs 14, 2009
Yürüyerek eve gidiyorum. Caddenin karşısından genç bir kadın ve erkek, konuşarak ve yarı acele adımlarla gelip önüme geçtiler. Erkek biraz önde, kadın ise arkadasında ve ben de kadının yanındayım.
Kadın, konuşmanın doğal akışı esnasında, sanki birşeyin farkına yeni varmış bir eda ile şöyle dedi : “Deminden beri konuşuyoruz; sen bir adım önde ve ben de arkandayım. Arabistan’dayız gibi hissettim kendimi.”
Ben ise, konuşmaya mecburiyetten iştirak etmiş biri olarak, şu cümleleri sadece içimden geçirebildim. “Evet, adam önde ve sen arkadasın; yabancı bir erkek de senin yanında. İşte, gerçek modernlik
“
Posted by: milamber on: Mayıs 5, 2009
Çocukluğumu hatırladım. Kişisel kimliğimin oluşmasında büyük bir pay sahibi olan eski mahallem aklıma geldi. Aslında hala aynı yerde ikamet ettiğimden ötürü onu eski* diye yaftalamamam gerekir; fakat o kadar çok şey değişti ki…
Sokaklar daha güvenliydi şimdikine nazaran, komşuluk ise daha belirgin. Anneler her zamanki gibi tembihlerini peşin peşin sıralar, gönül rahatlığıyla sokağa salarlardı yavrularını. Hem de ne tembihlerle, ahlak ve görgü kuralları gibi yer etmiş kurallardı bunlar bir çocuk için.
“Fazla koşup da terleme”,
“Terliyken su içme”,
“Arabalara dikkat et”,
“Kavga etme”,
“Dayak yeme”,
“Başkasını kapımıza getirtme”,
“Mahalleden uzaklaşma”,
“Camdan baktığım zaman seni göreceğim”
ve daha nicesi.
Çocuk ise, tüm masumiyetini takınarak söylediği “Peki anneciğim” cümlesi ile soluğu dışarda alırdı. Sonrası malum: gelsin oyunlar, türlü türlü yaramazlıklar. Burası çocukların talim, terbiye arenasıydı adeta. Sokak terbiyesiydi edinilen, bir çocuğun dışarı ile ilk buluşması, hayatta kalması için gerekli olan herşeydi.
Yazının devamını oku »
Posted by: milamber on: Nisan 13, 2009
Çocukların kağıt, kalemle daha bir haşır neşir olması adına oyunlar bulmamız ve yavrularımızı bu tür oyunlara yönlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Zira, çocuklarımız hislerinin köreldiği bir ortam olan TV karşısında(ne yazık ki sabahtan akşama kadar bu ortama kendilerini bağlıyoruz) sürekli hazır enformasyon edinmektedir. Dokunmadan, hissetmeden, muhakeme etmeden edindikleri enformasyon, bilgi haline dönüşemeyecek; belki aileleri yanında söyledikleri takdirde “Ne kadar bilmiş benim oğlum ya da kızım” sözlerinden öte kendilerine bir fayda sağlamayacaktır.
Sözün özü; çocuklarımıza vereceğimiz eğitim ve sunacağımız oyunlar onların gelişimi için çok önemlidir. Onların ileride bağımlı bireylerden ziyade, “üretken”, “yaratıcı” bireyler olmaları ve “katma değer üreten insanlar” (tabiri uygunsa) olmaları, milletini ileri seviyelere taşımaları biraz buna bağlı. Yazının devamını oku »
Posted by: milamber on: Nisan 7, 2009
“Bugün 1 Nisan!” demek için hayli geciktim.
KGS Go sunucusu, güzel bir “1 Nisan şakası” yaptı bizlere: bütün kayıtlı oyuncuları 9 dan seviyesine günü birlik yükseltti. Farklı seviyede oyuncular birbirleriyle daha fazla kaynaştı; günü birlik kendilerini profesyonel oyuncu gibi hisseden kişiler sevinçlerini, oynadıkları cesur oyunlar ve yorumlarla dile getirdiler. Ben de fırsattan istifade diyerek, 9 dan seviyeli bir oyuncuya 9 handikap verme şerefine nail olmuş oldum. Aşağıdaki gibidir:
Posted by: milamber on: Mart 31, 2009
Ne oldum deme, ne olacağım de! Bugünkü zaferini düşünerek şımarma, yarınki geleceğini hesap ederek mütevazı ol! Her çıkışın bir inişi olur, onu da hiç unutma!
–
Gümülcineli Mustafa Efendi
Posted by: milamber on: Mart 25, 2009
Belki de “Bizim millet başka dilden anlamaz” diye düşünüldüğünden ötürü olsa gerek; yoksa günler öncesinde başlayan gürültü ve görüntü kirliliği başka nasıl açıklanır bilemiyorum.
Evden dışarı adımınızı atmanızla başlayan ve neredeyse gözünüze girecek olan “seçim afişleri”; son ses hoparlörlerle dolaşan, sebep olduğu aşırı sesten ötürü rahatsızlık veren araçlar, koca devlet adamlarının birbirleri hakkında söyledikleri hoş olmayan sözler, kimi doğru çoğu yalan yanlış isnatlar…
Bilgi çağındayız, bilgi toplumu olmaya çalışıyoruz; ama hiç de öyle davranmıyoruz? Yazının devamını oku »
Posted by: milamber on: Mart 24, 2009
“Seçim yapabilmek için seçeneklerin olması gerekiyor. Özgürlük, seçenekler varsa vardır. Seçeneklerin olmadığı yerde özgürlük yoktur.”
Yukarıdaki cümle Melih Arat‘ın bir makalesinden alıntı. Bugünlerde okuduğum kitapta anlatılan benzer bir konuya temas ettiğinden ötürü hayli dikkatimi çekti.
Seçenekler olduğu halde, gerçek manada “özgür” olduğumuzu düşünebilir miyiz? “Seçemiyorsak özgür değiliz”, aynı şekilde “Seçiyorsak özgürüz” kıstası bence yeterli değildir. Örneğin; bir giyim mağazasına gittiniz ve kazak alacaksınız. İstediğiniz, “şöyle olmalı” dediğiniz kazaktan ziyade size sunulan kazaklardan birini tercih edersiniz. Aslında başkasının düşündüğünü, tasarladığını, mağaza içerisinde bize “dayattığını” tercih edeceksiniz. Burada fikir bizim değil, zevk de öyle… Belki de diyeceksiniz: herşey için bir fikrimizin olması gerekmez, özgürlük için bize sunulanlardan “zevkimize” göre seçmemiz yeterlidir. Bence bu “zevk”ine bir seçimden ziyade, mevcud şartlar içerisinden en mantıklısını tercih etmektir. Yazının devamını oku »
Posted by: milamber on: Mart 17, 2009
“Gerçek bir okuma, hayattan uzaklaştırmayan, hayatın çekilmezlerini çekilir, anlaşılmazlarını anlaşılır kılma, hayat karşısındaki duruşumuza, bakışımıza
kişilikli bir tarz kazandırma etkinliğidir.”
“Kontrollü bir iç tazyik için dengeli beslenmenin önemi tartışılmaz. Yürek ve kafa dolmadan, taşma olmaz çünkü…”
“Yazdıklarımız okura bir şeyler diyebilmeli, onu bir limana götürebilmeli.”
“Tasvir merakı olmayan birinin kalemle olan macerası renkli ve kalıcı olmaz.”
“- Hiç kimse başkaları olmadan yaşayamaz David. Bu mümkün değil!
- Belki değildir. Ama daha önce kimse ben olmadı ki… Belki de ben ilkim.”
“Suçluluk duygusu insanın kendi yararına aykırı davranmaya götürebilir; ama arzu da aynı şeye neden olabilir ve bir erkeğin kalbi suçluluk ve arzu ile dengeli bir biçimde karışmışsa , o adam tuhaf şeyler yapabilir.”
“Yıllar geçtikçe aşçılığın değerini daha iyi anladım. Bu bir sanat, buna inandım; resim ya da şiir kadar soylu. Yanlızca ürün çok kısa sürede ortadan yok olduğu için değer verilmiyor.”
Posted by: milamber on: Mart 16, 2009
Yeni evli, genç bir çift, bir sabah kahvaltı yaparken karşı komşuları da çamaşırlarını asıyordu. Kadın kocasına: ” Bak! çamaşırları yeterince temiz degil ve kirli kirli asıyor. Biri bu kadına nasıl çamaşır yıkanır öğretmeli!’ dedi. Kocası karısının gösterdiği yere baktı ve hiçbir şey söylemeden kahvaltısına devam etti.
Kadın, komşusunun çamaşır astığını gördüğü her sabah, aynı yorumu yapmaya devam etti.
Bir ay kadar sonra, yine aynı sıradan bir günün sabahında, komşusunun çamaşırlarının tertemiz olduğunu gören kadın çok saşırır. Kocasına : “Bak! Çamaşır yıkamayı öğrendi sonunda. Merak ediyorum, kim öğretti acaba ?’ der.
“Ben bu sabah biraz erken kalkıp penceremizi sildim’ diye cevap verir kocası…
Posted by: milamber on: Mart 13, 2009
Derler: “İstanbul, yedi tepe” diye. Masumane, “Bu tepeler nereleridir?” diye sorsalar, belki de ancak 1-2 tepe adı aklımıza gelir.
Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı’nın ortaklaşa yayınladığı, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi’nin 1993 basımlı 7. cildine göre, “İstanbul’un yedi tepesi” şöyle sıralanıyor:
1. tepe: Sarayburnu’ndan içeri doğru yükselen Ayasofya’nın, Sultanahmet Camisi’nin ve Topkapı Sarayı’nın bulunduğu yükselti.
2. tepe: Nuruosmaniye Külliyesi’nin bulunduğu, Çemberlitaş’ın yer aldığı yükselti.
3. tepe: İstanbul Üniversitesi merkez binası olan eski Harbiye Nezareti’nin bulunduğu yer.
4. tepe: Üstünde Fatih Külliyesi bulunan, güneyde Lykos Deresi vadisine ve Aksaray’a doğru inen, kuzeyde dik yamaçlarla Haliç sahiline kavuşan tepe.
5. tepe: Sultan Selim Külliyesi’nin yer aldığı tepe.
6. tepe: Edirnekapı ve Ayvansaray’ın kurulduğu, şehrin batı surlarını taşıyan tepe.
7. tepe: Aksaray semtinden surlara ve Marmara sahiline kadar giden bölge.